|
|
Açılış sayfam yapmak
istiyorum.
Favorilerime Ekle
-
Dini Hikayeler -
ADALET
İstanbul'un fethinden sonra Hazreti Fatih bütün mahkumları serbest
bırakmıştı. Fakat bu mahkumların içinden iki papaz zindandan çıkmak
istemediklerini söyleyerek dışarı çıkmadılar. Papazlar Bizans imparatorunun
halka yaptığı zülüm ve işkence karşısında ona adalet tavsiye ettikleri için
hapse atılmışlardı. Onlar da bir daha hapisten çıkmamaya yemin etmişlerdi.
Durum Hazreti Fatih'e bildirildi. O, asker göndererek, papazları huzuruna
davet etti. Papazlar hapisten niçin çıkmak istemediklerini Hazreti Fatih'e
de anlattılar. Fatih o dünyaya kahreden iki papaza şöyle hitap etti:
- Sizlere şöyle bir teklifim var: Sizler İslam adaletinin tatbik edildiği
memleketimi geziniz, müslüman hakimlerin ve müslüman halkımın davalarını
dinleyiniz. Bizde de sizdeki gibi adaletsizlik ve zulüm görürseniz, hemen
gelip bana bildiriniz ve sizler de evvelki kararınız gereğince uzlete
çekilerek hâlâ küsmekte haklı olduğunu isbat ediniz.
Hazreti Fatih'in bu teklifi papazlar için çok cazip gelmişti. Hemen
Padişahtan aldıkları tezkere ile İslam beldelerine seyahate çıktılar. İlk
vardıkları yerlerden biri Bursa idi... Bursa'da şöyle bir hadiseyle
karşılaştılar:
Bir Müslüman bir yahudiden bir at satın almış, fakat hiçbir kusuru yok diye
satılan at hasta imiş. Müslümanın ahırına gelen atın hasta olduğu daha ilk
akşamdan anlaşılmış. Müslüman sabırsızlıkla sabahın olmasını beklemiş, sabah
olunca da erkenden atını alıp kadının yolunu tutmuş. Fakat olacak ya, o
saatte de kadı henüz dairesine gelmemiş olduğundan bir müddet bekledikten
sonra adam kadının gelmeyeceğine hükmederek atını alıp ahırına götürmüş.
Atını alıp götürmüş ama at da o gece ölmüş.
Hadiseyi daha sonra öğrenen kadı, atı alan müslümanı çağırtıp meseleyi şu
şekilde halletmiş:
- Siz ilk geldiğinizde ben makamımda bulunsa idim, sağlam diye satılan atı
sahibine iade eder, paranızı alırdım. Fakat ben zamanında makamımda
bulunamadığımdan hadisenin bu şekilde gelişmesine madem ki ben sebep oldum,
atın ölümünden doğan zararı benim ödemem lazım, deyip atın parasını
müslümana vermiş.
Papazlar islam adaletinin bu derece ince olduğunu görünce parmaklarını
ısırmışlar ve hiç zorlanmadan bir kimsenin kendi cebinden mal tazmin etmesi
karşısında hayret etmişler.
Mahkemeden çıkan papazların yolu İznik'e uğramış. Papazlar orada şöyle bir
mahkeme ile karşılaşmışlar:
Bir müslüman diğer bir müslümandan bir tarla satın alarak ekin zamanı
tarlayı sürmeye başlar. Kara sabanla tarlayı sürmeye çalışan çiftçinin
sabanına biraz sonra ağzına kadar dolu bir küp altın takılmaz mı? Hiç
heyecan bile duymayan Müslüman bu altınları küpüyle tarlayı satın aldığı
öbür müslümana götürüp teslim etmek ister;
- Kardeşim ben senden tarlanın üstünü satın aldım, altını değil. Eğer sen
tarlanın içinde bu kadar altın olduğunu bilseydin herhalde bu fiata bana
satmazdın. Al şu altınlarını, der.
Tarlanın ilk sahibi ise daha başka düşünmektedir. O da şöyle söyler:
- Kardeşim yanlış düşünüyorsun. Ben sana tarlayı olduğu gibi, taşı ile
toprağı ile beraber sattım. İçini de dışını da bu satışla beraber sana
verdiğimden, içinden çıkan altınları almaya hiçbir hakkım yoktur. Bu
altınlar senindir dilediğini yap, der. Tarlayı alanla satan anlaşamayınca
mesele kadıya, yani mahkemeye intikal eder. Her iki taraf iddialarını
kadının huzurunda da tekrarlarlar.
Kadı, her iki şahsada çocukları olup olmadığını sorar. Onlardan birinin kızı
birinin de oğlunun olduğunu öğrenir ve oğlanla kızı nikahlayarak altını
cehiz olarak verir.
Papazlar daha fazla gezmelerinin lüzumsuz olduğunu anlayıp doğru İstanbul'a
Hazreti Fatih'in huzuruna gelirler ve şahit oldukları iki hadiseyi de aynen
nakledip şöyle derler:
- Bizler artık inandık ki, bu kadar adalet ve biribirinin hakkına saygı
ancak İslam dininde vardır. Böyle bir dinin salikleri başka dinden olanlara
bile bir kötülük yapamazlar. Dolayısıyla biz zindana dönme fikrimizden
vazgeçtik, sizin idarenizde hiç kimsenin zulme uğramayacağına inanmış
bulunuyoruz, derler.
ADALET VE TEVAZU
Emevi halifelerinin büyüğü Ömer b. Abdülaziz Hazretleri, devlet başkanlığı
sırasında kul hakkı ve sosyal adalet hususunda çok titiz davranırdı. Gece
çalışmalarında ayrı işlere tahsis ettiği iki kandili vardı. Bunlardan birini
kendi özel işleriyle ilgili notları yazarken kullanır, öbürünü ise devlet ve
millet işleriyle ilgili yazışmalarda kullanırdı. Halife, birden fazla
gömleği olmayan, varlıksız biriydi.
Yakınlarından birisi Ömer b. Abdülaziz'e bir elma hediye göndermişti. O da
elmayı biraz kokladıktan sonra sahibine geri gönderdi. Elmayı geri götüren
görevliye şöyle dedi:
- Ona de ki, elma yerini bulmuştur.
Fakat görevli itiraz edecek oldu:
- Ey müminlerin başkanı! Rasulullah Aleyhisselâm hediye kabul ederdi. Bu
elmayı gönderen de senin yakınlarındandır.
Halife cevap verdi:
- Evet ama, Rasulullah s.a.v.'e verilen hediye idi. Bize gelince, bize
verilen hediyeler rüşvet olur.
Valilerin maaşlarını çok bol verirdi. Sebebini şöyle açıklardı:
- Valiler para sıkıntısı çekmezler, bütün ihtiyaçları karşılanırsa,
kendilerini halkın işlerine vakfederler.
Bir gece halifenin yanında bir misafiri vardı. Kandilin yakıtı tükenmişti.
Misafir dedi ki:
- Hizmetçiyi uyandıralım da kandilin yağını koyuversin.
- Hayır, bırak onu uyusun. Ben ona iki ayrı işi yaptırmak istemem.
- Öyleyse ben kalkıp kandile yağ koyayım.
- Olmaz, misafire iş gördürmek yiğitlikten sayılmaz.
Kendisi kalktı, kandilin yağını koyup yerine döndü ve şöyle dedi:
- Ben kalkıp iş yaparken de Ömer'dim; gelip oturdum, yine aynı Ömer'im.
İki buçuk yıllık halifelik döneminde İslâm aleminde adaleti hakim kılmıştı.
Büyük dedesi Hz. Ömer r.a. gibi adalet ve basiret sahibiydi. Henüz kırk
yaşlarında iken onu çekemeyenler tarafından bin dinar altın para
karşılığında hizmetçisi eliyle zehirlenmişti. Hizmetçisi suçunu itiraf
ettiğinde, Ömer b. Abdülaziz, paraları adamdan alarak devlet hazinesine
koymuş, kendisini serbest bırakmış, öldürülmekten kurtulması için de
kaçmasını söylemişti.
Ahde Vefa
Hz.Ömer arkadaşlarıyla sohbet ederken, huzura üç genç girerler, derlerki
-Ey halife bu aramızdaki arkadaş bizim babamızı öldürdü ne gerekiyorsa
lütfen yerine getirin.
Bu söz üzerine Hz.Ömer suçlanan gence dönerek:
-Söyledikleri doğrumu diye sorar.
Suçlanan genç derki evet doğru bu söz üzerine Hz Ömer:
-Anlat bakalım nasıl oldu diye sorar.
Bunun üzerine genç anlatmaya başlar,derki :
-Ben bulunduğum kasaba hali vakti yerinde olan bir insanım ailemle beraber
gezmeye çıktık kader bizi arkadaşların bulunduğu yere getirdi. Hayvanlarımın
arasında bir güzel atım varki dönen bir defa daha bakıyor hayvana ne
yaptıysam bu arkadaşların bahçesinden meyva koparmasına engel olamadım,
arkadaşların babası içerden hışımla çıktı atıma bir taş attı atım oracıkta
öldü, nefsime bu durum ağır geldi, ben de bir taş attım babası öldü, kaçmak
istedim, fakat arkadşlar beni yakaladı,durum bundan ibaret,dedi.
Bu söz üzerine Hz Ömer söyleyecek bir şey yok bu suçun cezası idam, madem
suçunu da kabul ettin...
Bu sözden sonra delikanlı söz alarak:
-Efendim bir özrüm var, ben memleketinde zengin bir insanım babam rahmetli
olmadan bana epey bir altın bıraktı, gelirken kardeşim küçük olduğu için
saklamak zorunda kaldım şimdi siz bu cezayı ifnaz ederseniz yetimin hakkını
zayi ettğiniz için Allah indin'de sorumlu olursunuz, bana üç gün izin
veriseniz ben emaneti kardeşime teslim eder gelirim, bu üç gün için de
yerime birini bulurum der.
Hz Ömer dayanamaz derki:
-Bu topluluğa yabancı birisin, senin yerine kim kalırki? der,
Sözün burasında genç adam ortama bir göz atar derki,
-Bu zat benim yerime kalır, o zat Hz peygamber (s.a.v) efendimizin en iyi
arkadaşlarından, daha yaşarken cennetle müjdelen Amr ibni Asr' dan başkası
değildir. Hz Ömer Amr 'a dönerek
-Ey amr delikanlıyı duydun, der.
O yüce sahabi:
-Evet, ben kefili, der ve genç adam serbest bırakılır.
Üçüncü günün sonunda vakit dolmak üzere ama gençten bir haber yoktur,
Medinenin ileri gelenleri Hz Ömere çıkarak gencin gelmeyeceğini, dolayısıyla
Amr ibni Asr'a verilecek idamın yerine, maktülün diyetinin verilmesini
teklif ederler, fakat gençler razı olmaz ve babamızın kanı yerde kalsın
istemiyoruz, derler.
Hz Ömer kendinden beklenen cevabı verir, derki,
-Bu kefil babam olsa farketmez, cezayı infaz ederim.
Hz Amr ibni Asr ise tam bir teslimiyet içerisinde derki,
-Biz de sözümüzün arkasındayız.
Bu arada kalabalıkta bir dalgalanma olur ve insanların arasından genç
görünür.
Hz Ömer gence dönerek derki,
-Evladım gelmeme gibi önemli bir fırsatın vardı neden geldin.
Genç vakurla başını kaldırır ve:
-Ahde vefasızlık etti demeyesiniz diye geldim, der.
Hz Ömer başını bu defa çevirir ve Amr ibni Asr'a derki,
-Ey amr sen bu delikanlıyı tanımıyorsun nasıl oldu da onun yerine kefil
oldun?
Amr ibni Asr :
-Bu kadar insanın içerisinden beni seçti, insanlık öldü dedirtmemek için
kabul ettim der.
Sıra gençlere gelir derlerki,
-Biz bu davadan vazgeçiyoruz, bu sözün üzerine Hz Ömer :
-Ne oldu biraz evvel babamızın kanı yerde kalmasın diyordunuz ne oldu da
vazgeçiyorsunuz?
Gençlerin cevabı dehşetlidir :
- Merhametsiz insan kalmadı deneyesiniz diye.
Bayramlık Urba mı Müslümanlık?
Kastamonu Nasrullah Efendi Camiinin İmamı Osman Efendi merhumun bundan
altmış sene önceki -1950'lerde yaptığı- bir bayram konuşması...
Saçı sakalı ağarmış, kırmızı yüzlü, babacan tonton bir insan olan Osman
Efendi, çok yaşlı ve bacaklarından da rahatsız olduğu için ağır ve minik
adımlarla bir kaç saatte gelip gidebilirmiş evinden camiye, camiden evine.
Bir bayram günü minbere çıktığı zaman, bakın neler söylemiş Osman Hoca:
Memnunuuuun! Memnunuuun!. Memnuuun!.. Neye memnunsun Hoca?
Neye memnun olacan, cömaata memnunum! Cömaatın çokluğuna memnunum! Başka
zamanlarda, şu direğin dibinde Amed Ağa, bu direğin dibinde Memed Ağa, o
direğin dibinde Hasan Ağa, gıvrılır oturur, üç beş gişiyi geçmez cömaat.
Emme Bayram oldu mu, hepiniz dolarsınız garii Camiye a?
Hoş geldiniz! Hoş geldiniz! Hoş geldiniz! Her zaman buyurun, her zaman
bekleriz!
Gayrı vakıt ne yaparsınız leen? Bayramlık urba mı Müslümanlık? Neye her
zaman gelmezsiniz?
Gayrı vakıt ne yapan? Etlekmeği yin, üstüne gayfeyi içen, ondan sonra öyken
gabarı, Gayaltına giden, tak tak tak gapıyı vurun:
Kimoooo?
Herifin!
Ben de herifin!
Trank trank dabancala atılır, zabahlara gadar yatılır, sabah olunca doooğru
mahkemeye!
Neye?
Vukuuat vaa!
Keranada kerlik ettin değil mi, elbet giden goca gafalııııı!
Her türlü naneyi yin içen, kendinden geçen, ondan sonra da bayram gelince,
hayıdı yırtık deve gi bi gopuduk gopuduk camiye gelin günaf dökmeye a?
Ondan sonra da, camiden çıkarken, yanfiri yanfıri Hocaefendi'ye yanaşın,
ellerini oğuşturun durun gaari: Hocaefendi ... !
Sööle baalım ne vaaa?
Günehirniz çok emme, Cenaballah bizi cennetine go mı ki?
Gak oradan gara donuz, cennette ne işin vaa senin leeen?
Gayrı vakıtta zabahınan gakan, Madamayı goluna dakan giden.
Nereye gidiyooon?
Agubağaya gidiyon!
Goslak goslak Agubağaya giden: Agubaaaa!
Buyur beyim, ne iççen?
Bire!
- Bire ne ki? Kekremsu bişuy! Haşa huzurdan eşek sidüğü gibu bişuy!...
Bireler içulur.
Ondan sonra: Agubaaa! Ne vereez?
Beş mecidiye beyim!
Düğümlü keseyi açan, beş mecidiyeyi şrank şrank sayan, sonra da gapıda bi
fakıra raslayınca, ona:Ih!.. Cıncıh yoh!..
Hadi ordan gidi poh!
Nah giren cennete sen! Cennette işin ne senin leeen!
Emme, yoooooo Hoca, öyle dime gine de sen! Geldiler ya işte gine de,
geldiler.
Kime geldiler?
Rablanna geldiler, Rablanna! Govma gaari onları sen! La tagnetü min
rahmetiIlaaah!..Allah'ın rahmetinden umut kesilmeeez! Elâ ine ahsenel kelam
ALLAH NASIL MİSAFİR EDİLİR?
Musa Aleyhisselâmın ümmeti:
- Ya Musa! Rabbimizi yemeğe davet ediyoruz. Buyursun bir gün misafirimiz
olsun. Nemiz varsa ikram etmeye hazırız, dediklerinde Musa Aleyhisselâm,
onları azarladı. «Nasıl olur, Allah (haşa) yemekten, içmekten ve mekândan
münezzehtir» diyerek bir daha böyle bir şeyi akıllarından bile
geçirmemelerini tenbihledi. Fakat Musa Kelîmullah Turu Sina'ya çıkıp, bazı
münasaatta bulunmak istediğinde, Allah tarafından şöyle nida olundu:
- «Ya Musa neden kullarımın davetini bana getirip söylemiyorsun?»
Musa Aleyhisselâm: «Ya Rabbi, böyle daveti size gelip söylemekten haya
ederim. Nasıl olur, Zatı Ulûhiyetiniz onların söylediklerinden beridir»
dedi.
Allah (c.c.): «Söyle kullarıma, onların davetine Cuma akşamı geleceğim»
buyurdu.
Musa Aleyhisselâm gelip kavmini durumdan haberdar etti, hazırlığa başlandı,
koyunlar, sığırlar kesildi. Mümkün olduğu kadar mükellef bir yemek sofrası
hazırlandı. Çünkü misafir gelecek olan ne bir vali, ne bir padişah, ne bir
başka yaratıktı. Kâinatın yaratıcısı misafir olarak gelecekti. Hazırlıklar
tamamlandıktan sonra, akşam üstü uzak yollardan geldiği belli; yorgun argın,
üstü-başı birbirine karışmış bir ihtiyar gelip: «Ya Musa! Uzak yollardan
geldim, acım, bana bir miktar yemek verin de karnımı doyurayım» dedi. Hz.
Musa:
- Acele etme, hele şu testiyi al da biraz su getir bakalım. Senin de bir
katkın bulunsun. Biraz sonra Allah (c.c.) gelecek, dedi.
Tabii adam daha fazla diretmeden çekip gitti. Yatsı vakti oldu, beklenen
misafir halâ gelmedi. Sabah oluncaya kadar beklediler, halâ gelen giden
yoktu. Neyse ümidi kestiler. Hz. Musa taaccüp içinde idi.
İkinci gün Hz. Musa Tur'a gidip:
- Ya Rabbi, mahcup oldum, ümmetim: «Ya Sen bizi kandırdın, ya Allah sözünde
durmadı» diyorlar dediğinde, şöyle hitap olundu:
- Geldim ya Musa, geldim. Açım dedim, beni suya gönderdin, bir lokma ekmek
bile vermedin. Beni ne sen, ne kavmin ağırladı.» Bunun üzerine Hazreti Musa
Kelîmullah:
- Ya Rabbi bir ihtiyar geldi sadece, o da bir kuldu, Allah değildi. Bu nasıl
olur? dediğinde Cenabı Allah:
- «İşte ben o kulum ile beraberdim. Onu doyursa idiniz, beni doyurmuş
olacaktınız. Çünkü ben ne semalara, ne yerlere sığarım, ben ancak aciz bir
kulumun kalbine sığarım. Ben o kulumla beraber gelmiştim. Onu aç olarak geri
göndermekle, beni geri göndermiş oldunuz» buyurdu.
Demek ki, Allah için yapılan her şey, bizzat Allah'ın kendisine yapılmış
gibi olmakta, Allah o kimseden razı olmaktadır.
Allah'ın Emaneti
Hz.Ümm-i Süleym, gayet temiz ahlak sahibi bir hatun idi. Çocuğu vefat ettiği
zaman, sabır ve metanetle bizzat kendisi yıkadı ve kendisi kefenledi ve bir
tarafa bırakıp, komşularına dönerek:
- Babasına haber vermeyin.
Hz. Ebu Talha orada bulunmamaktaydı. Akşam eve döndüğünde, çocuğu sordu,
hanımı:
- Gördüğünden şimdi çok iyidir, der.
Sonra yemek yediler, oturdular, birlikte oldular. Bir müddet sonra Hz.Ümm-i
Süleym, beyine gayet metanetle şöyle der:
- Ebu Talha, ödünç alınmış bir şeyi geri vermek icap eder mi etmez mi?
- Söylediğin bu söz nasıl bir söz, elbette ki ödünç alınan şey geri
verilmeli.
- O halde, Hak Teala da sana emanetten vermiş bulunduğu çocuğu aldı.
Ebu Talha bu sözü duyunca :
- Biz Allah için halk edilmiş bulunuyoruz ve hep onun tarafına döneceğiz,
der ve şükreder.
Sabah olunca gidip Resulullah'a (s.a.v.) anlatır. Resulullah (s.a.v.):
- Ya Rabbi bunun daha iyi bir karşılığını Ebu Talha'ya ver, diye dua eder.
Nitekim, dokuz ay dokuz gün sonra Abdullah diye bir çocukları olur. Çocuk,
Peygamberimizin himayelerinde büyürler, İslam Tarihinde önmeli bir şahsiyet
olur.
Allah’tan Utanmaya Senden Daha Layığım!
Çok eski devirlerde Kifl adında bir adam vardı. Kifl, ahlâkî ve insanî
değerlere önem vermeyen, para kazanmak için her yolu meşru gören çok zengin
bir adamdı. Zenginliğini de faizden elde etmişti. Dara düşen, ihtiyacı olan
kimse kendisine geliyor, oda yüksek bir faizle geri ödenmesi şartıyla onlara
para veriyordu. Vadesi geldiği zaman kişi parasını ödeyemezse bu sefer faiz
miktarını daha da artırıyordu. Şayet yine ödeyemezse adamları vasıtasıyla o
kimsenin bütün varına yoğuna el koyuyordu.
Bir gün, kapısına borç için bir kadın geldi. Bu kadın yakın zamanda kocasını
kaybetmiş, namuslu, kendisini çocuklarına adamış bir anneydi. Bir süre,
kocasından kalan şeylerle evini idare etmeye çalışmıştı. Ancak artık evde
para kalmamıştı. Bunun için çalışması gerekiyordu. Bir yerde iş bulmak
istedi; ama dışarısı dul bir kadın için çalışmaya müsait değildi.
Neden sonra aklına evde dokuma yapıp onları yakın bir arkadaşı vasıtasıyla
satmaya karar verdi. Bunun için bir dokuma tezgahına ihtiyacı olacaktı.
Tezgahı alabilmek için de borç arayışına girdi. Yakın dost ve akrabalarına
gitti; ama kimsede para yoktu. Çok üzülmüştü. Çaresiz bir şekilde evine
doğru giderken yolda istemeden iki kişi arasında geçen bir diyaloga şahit
oldu. Şehirde Kifl adında bir kişinin insanlara borç para verdiğini duydu.
Hemen onun yanına gitmeye karar verdi.
Kifl kapıda kadını görünce çok beğendi. Onu elde etmek istedi. Kadın,
Kifl’den karşılığını ödemek şartıyla borç para istedi. Kifl, kadının dul
olduğunu da anlayınca ona ahlaksız bir teklifte bulundu. Kendisiyle beraber
olması şartıyla vereceği parayı istemeyeceğini söyledi. Bu teklifi kadın
şiddetle reddetti. Çok üzülmüştü. En çok da kendisine böylesi tekliflerin
gelmesinden korkuyordu. “Allah’ım bana yardım et.” diye dua etti.
Aradan birkaç gün daha geçmişti. Evde hiçbir şey kalmamıştı. Çocuklar
açlıktan ağlıyordu. Onların ağlamasına kendisi de katılıyordu. Kendisini
Kifl’e teslim etmeye mecbur hissetti. Bu sırada da “Allah’ım! N’olursun beni
affet. Bir daha böyle bir günah işlemeyeceğim.” diye dua ediyordu.
Kadın, Kifl’in yanına gitti. Kifl’in yüzü gülüyordu. Ancak kadın bir yandan
ağlıyor, bir yandan da titriyordu. Kifl, kadına bu halinin sebebini sordu.
Kadın,
- Buraya kendi isteğimle gelmedim. Daha önce böyle bir günah işlemedim. Onun
için Allah’tan çok utanıyorum ve korkuyorum. Beni bu günaha sürükleyen
fakirliğimdir, dedi. Kifl, duyduklarına çok şaşırmıştı. O kaskatı kalbi bir
anda yumuşayıverdi. İçini pişmanlık duyguları sarmıştı. O sırada ağzından şu
ifadeler döküldü:
- Sen fakirliğin sebebiyle mecbur kaldığın bir günah işliyor ve bundan
dolayı ağlıyorsun. Halbuki Allah bana bu kadar servet vermişken, ben günah
işlemekten çekinmiyorum. Ben, Allah’tan utanmaya ve korkmaya senden daha
layığım.
Kifl, pişmanlık hisleri içinde, yapacağı kötü işten vazgeçti. Kalbine apayrı
bir huzur ve mutluluk geldi. Kadına bir miktar para verip onu gönderdi.
Kadıncağız, sevinç ve kendisini harama girmekten koruyan Rabb’ine şükür
içinde evine döndü.
Kifl, artık eski Kifl değildi. O güne kadar yapmış olduğu bütün günahlar
için tevbe ediyordu. O gün sabaha kadar Rabb’ine dua dua yalvardı ve affını
diledi. O gece Kifl’in ecel vaktiydi. O hal üzere ruhunu Rahman’a teslim
eyledi.
Sabah olmuştu. Kifl’in evinden çıkmadığını gören yakınları kapıyı
açtıklarında Kifl’i ölü olarak buldular. Bu sırada kapısında herkesin
okuyabileceği şekilde şöyle bir yazı vardı: “Allah, Kifl’in günahlarını
affetti.”
Halk, bu duruma şaşırdı kaldı. Allah, Kifl’in affedilmesine sebep olan bu
olayı, o dönemin peygamberine vahiy yoluyla bildirdi. Böylece herkesin
şaşkınlığı gitti ve insanlar bundan büyük bir ders aldılar.
AMR B. AS'IN HİDAYETİ
Amr b. As r.a. anlatıyor:
Hendek savaşından Mekke'ye döndüğümüzde, Kureyş'ten benim gibi düşünen bazı
kimseleri bir araya getirdim. Onlar beni dinlerlerdi. Onlara:
- Biliyorsunuz, Muhammed gittikçe kuvvetleniyor, hem de korkunç bir şekilde
güçlenmektedir. Ben bu konuda birşey düşünüyorum. Acaba siz ne dersiniz?
diye sordum. 'Görüşün nedir?' dediler. Ben de:
- Beraberce gidelim Habeş Kralı Necaşi'ye sığınalım, onun yanında olalım.
Eğer Muhammed bizim kavmimize galip gelirse, biz Necaşi'nin yanında kalırız.
Onun elinin altında olmamız, Muhammed'in elinin altında olmaktan daha
iyidir. Eğer bizimkiler galip gelirse, zaten bizi biliyorlar. Onlardan bize
sadece iyilik gelebilir, dedim.
Arkadaşlarım bunun tek yol olduğunu söylediler. Bunun üzerine ben: 'O halde,
Necaşi'ye vereceğimiz hediyeleri hazırlayınız.' dedim.
Necaşi'nin hoşuna gidecek hediyelerin başında tabaklanmış deri vardı. Biz de
ona çokça deri topladık. Sonra Mekke'den yola çıkıp, Necaşi'ye vardık. Biz
orada iken, Amr b. Ümeyye de geldi. Hz. Peygamber, Amr'ı Necaşi'ye Cafer ve
arkadaşları için göndermişti. Amr, Necaşi'nin yanına girdi, sonra da çıktı.
Arkadaşlarıma dedim ki:
- Bu zat Amr b. Ümeyye'dir. Eğer Necaşi'nin yanına girip de onu bana teslim
etmesini istesem, o da onu bana verse de onun boynunu vursam, Kureyşliler
bunu bir mükâfat gibi kabul ederler. Çünkü böylece Muhammed'in elçisini
öldürmüş olurum.
Bu fikirle Necaşi'nin huzuruna girdim. Daha önce yaptığım gibi secde ettim.
O da:
- Dostum Amr'a merhaba, dedi. Bana memleketinden bir hediye getirdin mi?
- Evet ey kral! Sana birçok deri getirdim.
Sonra derileri Necaşi'ye takdim ettim, hoşuna gitti. Dedim ki:
- Ey kral! Ben yanından çıkan bir kişi gördüm. O, bize düşman bir kişinin
elçisidir. Onu bana ver ki öldüreyim. Çünkü o bizim ileri gelenlerimizden
birçok genci öldürdü.
Necaşi müthiş öfkelendi. Sonra eliyle burnuma vurdu. Zannettim ki burnum
kırıldı. Eğer yer açılsaydı korkudan girerdim. Dedim ki:
- Ey kral! Eğer hoşuna gitmeyeceğini bilseydim, bunu senden istemezdim.
Necaşi:
- Kendisine, Musa'ya gelen en büyük Namus'un (Cebrail'in) geldiği bir
kişinin elçisini sana vermemi nasıl isteyebilirsin?
- Ey kral! Gerçekten böyle midir?
- Behey azaba uğrayasıca, beni dinle de ona tabi ol! Çünkü o, Allah'a yemin
ediyorum, Hak üzeredir ve kendisine karşı gelenlere, tıpkı Hz. Musa'nın
Firavun ordusuna galip geldiği gibi galip gelecektir.
- O halde, onun namı hesabına İslâm üzerine benimle biat eder misin? dedim.
Necaşi evet dedi ve elini uzattı. İslâm üzerine Necaşi'ye biat ettim.
Sonra arkadaşlarımın yanına vardım. Müslüman olduğumu gizledim. Daha sonra
Hz. Peygamber'e gitmek üzere yola çıktım. Yolda Halid b. Velid'e rastladım.
Bu hadise Mekke'nin fethinin biraz öncesindeydi. O da Mekke'den geliyordu.
Ona:
- Ey Eba Süleyman, nereye gidiyorsun? dedim.
- Andolsun, iş açığa çıkmış ve başarıya ulaşmıştır. Kesinlikle o kişi
peygamberdir. Gideceğim ve müslüman olacağım. Sen daha ne zamana kadar inat
edeceksin? dedi. Ben de ona:
- Andolsun ki ben de müslüman olmak için geldim, dedim.
Halid'le beraber Medine'ye, Peygamber s.a.v.'e vardık. Halid benden önce
müslüman oldu, biat etti. Sonra ben:
- Ey Allah'ın Rasulü! Ben geçmiş günahlarımın affedilmesi üzerine -ki
gelecektekileri de bilmiyorum- seninle biat ediyorum, dedim. Hz. Peygamber
s.a.v.:
- Ey Amr! Biat et ki, İslâm, İslâm'dan önceki bütün günahları silip süpürür.
Hicretten önceki herşeyi hicretin sildiği gibi, dedi
Azrail araya girdi
Azrail anını almaya geldiğinde Hz.İbrahim, canını kolay teslim etmez.
Azrail'e:
- Yürü git, Sultana arzet, halilinden can istemesin artık, der.
Yüce Allah buyurur ki: "Eğer Halil'imsen haliline canını feda et! Halbuki
sen caınını vermemeye uğraşıyorsun. Başka kim böyle dostundan canını
esirger?"
Yanında bulunanlardan biriside Hz.İbrahim'e
-Ey alemin nuru, neden Azrail'e can vermiyorsun? Aşıklar bu yola canlarını
koyarlar; sen ise bir canını esirgiyorsun diyiince:
Halillullah derki.
- Ben hemen canımı verecektim ama araya Azrail girdi. Halbuki ateşe
atılırken Cebrail gelmiş, "Ey Halil, benden bir şey iste" demişti. O zaman
ben Cebraile bakmadımben. Çünkü yolumu kesiyor, beni Rabbimden alıkoyuyordu.
Cebrail'e bile baş eğmemişken ben, nasıl olur da Azrail'e can veriririm?
Allah'tan "Canını feda et" sesi,ni duymadıkça can veremem ben. Fakat O can
vermemi emrederse, bütün can ülkesi yarım arpa bile etmez bence. O
emretmedikçe iki alemde de canımı başka birisine teslimm edemem ben.
Diyeceğim bundan ibaret
Kanser hastanesinde başhekimken Serap adında genç bir hanım hastam vardı. Bu
hastam göğüs kanserine yakalanmış ve tedavi için yurt dışına gitmek
istemesine rağmen, bazı formaliteler sebebiyle o imkanı bulamamıştı. Serap'ı
özel bir ilgiyle bizzat ben tedavi altına aldım. Ve kısa bir süre sonra da
iyileştiğini gördüm. Ancak Serap'ın da bütün diğer kanserliler gibi ilk 5
yıllık süreyi çok dikkatli geçirmesi gerekiyordu. Bir iş kadını olan Serap,
4 yıl kadar sonra 1 ihale için İzmir'e gitmek istedi. Kışaylarında olduğumuz
için uçakla gitmesi şartıyla kabul ettim. Maalesef bilet bulamamış ve benden
habersiz bindiği otobüsün kaza geçirmesi üzerine 6 saat kadar mahsur kalmış.
Dönüşünden kısa 1 süre sonra kanser, kemik ve akciğerine yayıldı. Serap
bacak kemiklerindeki metastaz nedeniyle yürüyemez hale gelirken, hastalığın
akciğerdeki tezahürü sebebiyle de devamlı olarak oksijen cihazı kullanıyor
ve söylediği her kelimeden sonra ağzını o cihaza yapıştırarak nefes almak
zorunda kalıyordu. Evine gittiğim gün, yine güçlükle konuşarak:
-''Doktor bey,'' dedi. ''Ben size...dargınım.'' ''Niçin?" diye sordum.
-"Siz...dindar bir insanmışsınız. Niçin bana da, ALLAH 'ı, ölümü, ahireti
anlatmıyorsunuz?"
Dini inançlarının çok zayıf olduğunu bildiğim için bu teklifi karşısında
oldukça şaşırdım. O'nu üzmemeye çalışarak:
--"Doktora ulaşmak kolaydır'' dedim. ''Parayı bastırdın mı istediğine tedavi
olursun. Ancak iman tedavisi için gönülden istek duymalısın..."
Konuşmaya mecali olmadığından "Ben o isteği duyuyorum" manasında başını
salladı. Artık ümitsiz bir tıbbi tedavinin yanı sıra, ebedi hayatın ve
saadetin reçetesi olan iman derslerimiz başlamış ve dersler "hızlandırılmalı
öğretime" dönmüştü. Anlattığım iman hakikatlarını bütün ruhuyla meczediyor
ve arada bir soru soruyordu.Vefatına bir hafta kala:
-"Doktor bey,'' dedi. ''Ben ölürken ne söylemeliyim?"
-"Senin durumun çok özel" dedim. ''Kelime-i Şehadet sana uzun gelir. O anı
farkedince ''Muhammed'' (s.a.v) sana yeter."
O, haliyle tebessüm ederek yine başını salladı. Çok ıstırabı olduğu için
Serap'a sürekli morfin yapıyor ve O'nu uyutmaya çalışıyorduk. Ben, bir iş
seyahati sebebiyle bir müddet ziyaretine gidemedim. Dönüşümde annesi telefon
ederek:
-"Serap, bir haftadır morfin yaptırmıyor." dedi. "Sabahlara kadar inliyor ve
çok ıstırap çekiyor. Hemen eve gittim ve iğne yaptırmamasının sebebini
sordum. Aldığım cevabı hala unutamıyor ve hatırladıkça ürperiyorum. "Ya
morfinin tesiriyle ölüme uykuda yakalanır ve son nefeste "Muhammed"
diyemezsem?.
İşte Serap, böyle bir hanımdı. Bu arada benden istihareye yatmamı ve eğer
bir kaç gün daha ömrü varsa , son günü uyanık kalacak şekilde morfin
yaptırılmasını rica etti. Ben hiç adetim olmadığı halde cuma gününe
rastlayan o gece istihareye yattım ve Serap'ın acizliği hürmetine sandığım
salı gününe kadar yaşayacağına dair işaret sezdim.
Ertesi gün O'na:
-"Hiç korkma!" dedim. "İğneyi vurdurabilirsin.
Ve Serap bir veda niteliği taşıyan bu görüşmemizde son sorusunu da sordu:
-"Doktor bey...Azrail bana nasıl görünecek?"
-"Kızım," dedim. "O bir melek değil mi? Hiç merak etme, sana yakışıklı bir
prens gibi gelecektir."
Salı günü Serap'ın ağırlaştığı haberini alınca hemen eve gittim.Ancak
vefatına yetişememiştim. Ailesi tam manasıyla perişandı. Sadece kendisine
uzun müddet bakan dindar bir hanım akrabası ayaktaydı ve beni görünce yanıma
gelerek:
-"Doktor bey, biliyor musunuz, bu evde biraz önce bir mucize yaşandı!" dedi
ve devam etti:
-Serap, bir saat kadar önce oksijen cihazını attı ve "yataktan kalkması
imkansız" denmesine rağmen kalkarak abdest aldı, iki rekat namaz kıldı.Bütün
ev halkı hayretten donup kaldık. Ve kelime-i Şehadet getirerek vefat etmeden
biraz önce de:
-Doktor bey'e söyleyin, dedi. Azrail, O'nun söylediğinden de güzelmiş!...
BAŞKA DUÂ BİLMEZ MİSİN?
Bir şahıs, Harem-i Şerîfin kapısında, Ey doğrulara yardım eden, haramlardan
kaçınanları koruyan Allâhım!.. diyerek hep aynı duâyı okuyordu. Ona, Sen
başka duâ bilmez misin? dediler. O şöyle açıkladı, bu duâyı tekrar etme
sebebini:
Ben Beyt-i Şerîfi tavâf ederken ayağıma takılan bir şeyi eğilip aldım. Bir
de baktım ki, içinde bin altın bulunan bir kese. Şeytanımla îmânım
mücâdeleye tutuştular. Bin altın çok para, senin bütün ihtiyaçlarını
karşılar dedi şeytanım. Îmânım ise, Bu haramdır, boşuna saklama; sahibini
bul, teslim et! dedi. Ben böyle mücâdele içinde iken, birinin sesi duyuldu:
Burada, içinde bin altınım bulunan kesem kaybolmuştur. Kim buldu ise
getirsin, ona otuz altın müjde vereyim!
Bin haramdan otuz helâl hayırlıdır, diyerek keseyi sahibine teslim ettim. O
da bana otuz altın verdi. Bunu alıp bakırcılar çarşısında gezerken, bir Arap
kölenin bu paraya satıldığını görünce, hemen satın aldım. Bir müddet sonra
bu kölenin yanına bir kısım Araplar gelip gizlice konuşmaya başladılar.
Köleden ne konuştuklarını sordum. Saklamayıp aynen anlattı:
Ben Mağrip sultânının oğluyum. Babam, Habeş melikiyle cenk edip savaşı
kaybetti. Beni de esir alıp buralarda sattılar. Babam bunları göndermiş,
elli bin altın da vermiş ki, beni satın alıp götürsünler. Sen bana çok
iyilik ettin, kendi evlâdın gibi baktın. Bundan dolayı memnun kaldım. Bunlar
beni satın alacaklar; sakın az altına râzı olma, elli bin altına sat beni.
Dediği gibi oldu. Elli bin altına sattım köleyi. Bu kadar büyük sermaye ile
bir kısım mallar alıp Bağdata gittim. Orada açtığım dükkânda mallarımı
satıyordum. Bir tanıdığım gelip, Meşhur bir tüccar dostum vefât etti, ay
gibi güzel kızcağızı yalnız kaldı. Gel bunu sana alalım dedi. Ben de kabul
ettim. Kızın, çehiz olarak getirdiği birtakım tabakların üzerinde içi altın
dolu keseler vardı. Hepsinin üzerinde de biner altın yazılı iken, birinde
dokuz yüz yetmiş altın yazılı idi. Bunun sebebini sorduğumda kızcağız dediki:
Babam bu keseyi Harem-i Şerifte kaybetmiş. Bulan bir helâlzâde keseyi iâde
edince, otuz altını ona müjde olarak vermiş, ondan geriye kalanlardır bu
kesedeki altınlar
DERVİŞLERE TEKKE YAPTIRAN HRİSTİYAN
Hicrî 161 yıllarında yaşamış evliyaullahtan Ebu Haşim-i Sufî Hazretlerinin
müritleri bir hayli kalabalıktı. Fakat toplanıp ibadet edecek bir yerleri de
yoktu.
Birgün bir hristiyan emir ava çıkmıştı. Yolda Ebu Haşim es-Sûfî'nin
müridlerinden iki kişinin birbirleri ile buluştuklarını gördü. Onlar
musafaha yaptıktan sonra kucaklaştılar, orada oturdular, yanlarında
yiyecekleri ne varsa ortaya serip beraberce yediler. Sonra da kırk yıllık
ahbap gibi kucaklaşarak vedalaşıp ayrıldılar.
Onların bu samimiyetle ülfet etmelerini seyreden hristiyan emiri, hallerine
hayret etmiş ve onların o hareketi çok hoşuna gitmişti. Biribirlerinden
ayrıldıktan sonra orada kalan müridi yanına çağırdı ve:
- O ayrıldığın, biraz evvel beraber yemek yediğiniz adam kimdi?, diye sordu.
O zat:
- Bilmiyorum, diye cevap verdi. Emir yine sordu:
- Buluşmanızın sebebi ne idi?. O zat:
- Hiçbirşey değildi, diye cevap verdi. Hristiyan emir:
- Buluştuğunuz zat nereli idi biliyor musun?, dedi. O zat:
- Bilmiyorum, diye cevap verdi. Hristiyan emir bu sefer o zata:
- Sizin toplanıp sohbet ettiğiniz, ibadet ettiğiniz bir yeriniz var mı? diye
sordu.
O zat, ona da: «Yoktur!» diye cevap verince hristiyan daha fazla hayret
etti. Bunlar biribirlerini tanımadıkları, daha evvel oturup sohbet
etmedikleri halde, bu kadar kısa bir görüşme ile nasıl samimî
oluvermişlerdi. Kendisi hristiyan olmasına rağmen onların bu hareketinden
çok duygulandı ve müride orada söz verdi:
- Ben sizin toplanıp zikredeceğiniz bir hangâh (tekke) yaptıracağım, dedi ve
kısa zaman sonra da Şam'ın yakınında Ramle'de bir yer inşa ettirdi.
Hristiyanın bu samîmi hareketi Cenab-ı Allah'ın hoşuna gitmiş olacak ki,
sonunda hristiyan da o tekkede Ebu Haşim es-Sufî Hazretlerinin müridi olarak
onlara hizmet etti. Her ne kadar insanlar zahiren biribirlerini tanımasalar
da, ruhlar biribirlerini tanımaktadır. Alem-i Ervah'ta tanışıp
görüşmektedirler. Dünyada da her ikisi biribirlerinden memnun olurlar, yani
ikisi de iman etmiş olurlarsa anlaşıp kaynaşmaları çok kolay olur ve samîmi
olmaları için hiçbir maddi menfaat gerektirmez.
Eğer Göndermeseydi
Hazret-i Ömer (r.a), hilâfeti zemânında, rûm pâdişâhına adam gönderip, dîne
da'vet eyledi. Rûm pâdişâhı da kıymetli hediyyeler ile elçi gönderdi. Elçi
Medîne-i münevvereye geldi. Hediyyesini alıp, hazret-i Ömer (r.a) ile
buluşulduğu mahalde, hazret-i Ömer, bir kadıncağızın dıvârını yapıyor idi. O
hâlde iken, haber verdiler ki,
-Rûm pâdişâhının elçisi geldi. Emriniz nedir.
Buyurdular ki,
-Ssöyleyin, gelsin. Ellerinizi yıkayıp, bir yerde otursanız, olmaz mı,
dediler. Râzı olmadı. Ne yapsınlar. Elçiyi çağırıp, hazret-i Ömer ile
buluşdurdular.
Elçi, hazret-i Ömeri bu hâlde görüp, dedi ki,
-Arab pâdişâhı bu mudur. Eğer böyle olduğunu bilseydim, gelmezdim. Rûm
pâdişâhı da beni buraya göndermezdi.
Hazret-i Ömer iki mubârek parmaklarıyla işâret edip, buyurdular ki,
-Eğer göndermeseydi, onun iki gözünü çıkarırdım.
Târîh yazdılar ki, meğer hazret-i Ömer böyle işâret etdiği gibi, rûm
pâdişâhı oturduğu yerde iki balçıklı parmak gelip, iki gözünü çıkardı. Hattâ
parmaklarının balçığı iki gözünün üzerinde yapışıp kaldı. Her ne kadar
uğraşdılar ise de, gidermek mümkin olmadı. Bir zemândan sonra elçi, izin
alıp, rûm pâdişâhına geldiğinde, gördü ki, iki gözü de amâ olmuş. Sebebini
süâl eyledi. Ahvâli anlatdılar. Ta'accüb edip, o da hazret-i Ömer ile geçen
ahvâli bunlara bildirdi.
Ba'zı rivâyetlerde, rûm pâdişâhının elçisi geldiği vakt, Eshâb-ı güzîn
hazret-i Ömerin (ra) yanında otururlar idi. Hazret-i Ömer, hurma lifinden
bir gömlek giymiş, dokuz yerinden yamanmış idi. Acabâ, sultânım, mubârek
arkanıza bir kaftan alsanız câiz olmaz mı, dediklerinde, hemen hazret-i Ömer
(ra) gadaba gelip, dedi ki:
-Dahâ bu iitibâr görmek arzûsundan kurtulmadınız mı. Dîn-i islâmda kudreti
böyle mi fehm etdiniz. Bize dîn-i islâmın şerefi yetmez mi. Dîn-i islâmdan
efdal ve eşref bir nesne varmıdır ki, ona i'tibâr edersiniz. Bu se'âdet ve
bu devlet ki, Hak sübhânehü ve teâlâ hazretleri bize ihsân eylemişdir. Kime
müyesser olmuşdur ki, dîn-i islâm tâcını başımıza koydu. Şer'ı şerîfi
Muhammedî elbisesini arkamıza giydirdi. Kalbimizi kelime-i şehâdet ile
münevver eyledi. Allah, Allah! Dîn-i islâm kadrini bilmemişsiniz. Ancak
kendinizi halka libâs ile mi göstermek istersiniz.
O şeklde gadaba geldi ki, belki kimse öyle gadaba gelmemişdir. Söyliyenler
pişmân olup, artık, cevâba kâdir olmayıp, başlarını aşağıya eğip, sükût
eylediler. Şimdi, bizim sultânlarımız bu hâl ile dünyâda geçinip, asla
i'tibâr etmeyince, bize de lâyık olan budur ki, onların yolunu gözetip,
kıyâmet gününde, Allahü teâlânın huzûruna ve Habîbullahın (sav) huzûruna
vardıkda mahcûb olmayalım.
Kertenkeleyi sen mi yarattın? (1)
Üstad bir gün bize,
"Ben tesbihat ve dua ile meşgul olacağım. Siz gidin biraz gezin" demişti.
Bu gezinti sırasında bir taşın üztünde bir kertenkeleyi vurup öldürmüştüm.
Dönüşte Üstad ne yaptığımızı nerelere gittiğimizi sordu. Ben de gezdiğimiz
yerleri anlattım. Sonra da bir kertenkeleyi öldürdüğümü söyleyince, Üstad
çok üzüldü bana dönerek:
"Evini harap etmişsin" dedi.
Ben de,
"Bizde 7 kertenkele öldürenin bir hac sevabı kazanacağını söylerler" dedim.
Bu defa Üstad,
"Otur da konuşalım. Kim haklı kim haksız?
O hayvan sana saldırdı mı?"
"Hayır!"
"Elinden bir şeyini aldı mı?"
"Hayır!"
"O hayvanın rızkını sen mi veriyorsun?"
"Hayır!"
"Senin mülkünde mi, arazinde mi geziyordu?"
"Hayır!"
"O hayvanı sen mi yarattın?"
"Hayır!"
"Bu hayvanların niçin yaratıldığını biliyor musun?"
"Hayır!"
"Bu hayvanı yaratan Allah, senin öldürmen için mi yarattı? Sana kim öldür
dedi. Bu hayvanların yaratılışında binlerce fayda ve hikmet var. Onu
öldürmekle hata etmişsin."
Köpek küpü kırınca (1)
Birgün cami odasının kapısını açık bırakmıştık. Aradaşların küpte
kavuramları vardı. İçeri giren bir köpek, küpe kafasını sokup kavurmaları
yemiş. Sonra da kafasını çıkaramayınca küpü kırıp kaçmıştı.
Arkadaşların canı çok sıkılmıştı. Bir yolunu bularak köpeği yakalayacaklar,
sopadan geçireceklerdi. Üstad dürümü öğrendi ve bu düşüncelerinden
vazgeçirmek istedi. Molla Resul:
"Üstadım, biraz kavurmamız vardı. Biz kıyamıyorduk ki yiyelim. Oysa bu köpek
gelmiş, hem kavurmayı yemiş, hem de küpü kırmış. Bize zarar verdi. Ona nasıl
ceza vermeyelim."
Üstad:
"Molla Resul senden soruyorum. Vicdanen söyle. Sen aç kalsan, paran da
olmasa, bir şey almaya da gücün yetmese, açık bir yerde bir et bulsan; yer
misin, yemez misin? Oysa aklın var, düşünüyorsun ki bu etin sahibi var. Ne
yaparsın?"
Molla Resul biraz düşündükten sonra,
"Evet yerim" dedi.
Üstad tekrar dedi ki,
"Bu hayvandır. Aklı yok, haramı helali bilmez. Hayrı ve şerri tanımaz.
Sahibinin kendisini döveceğini bilmez. Elbette açık kapıdan girmiş ve
kavurmalarınızı yemiş. Bundan dolayı cezayı, hak etmiş midir? Sizden
soruyorum. Elinizi vicdanınıza koyarak cevap verin?"
Molla Resul ve arkadaşları,
"Köpeğin suçu yoktur" diye karar verdiler.
Daha sonra Üsad şöyle dedi:
"Madem öyledir, bu hayvanın gıybetini yapmayın ve helal edin."
Molla Resul Üstad ile çok samimi konuşurdu. Gülerek şöyle dedi:
"Üstadım, içimizden gelmiyor ki helal edelim. Fakat, siz helalelleşmeye bizi
ikna ettiniz."
KÜÇÜK BİR ÇOCUK ve DUA
Deniz kenarına oturmuş, gözlerinide ilerdeki bir noktaya dikmişti. Belki de
bir saattir öylece duruyordu. Onun bu hâli, alışveriş için balıkçı
sandallarının kıyıya dönmesini bekleyen bir ihtiyarın dikkatini çekti. Yaşlı
adam, seke seke onun yanına gidip:
- Merhaba delikanlı!. dedi. Bu gün deniz çok harika değil mi?
Küçük çocuk, başını çevirmeden;
- Ama rüzgârlı, dedi. Topum denize düşünce sürükleyip götürdü.
Adam, çocuğun yanına oturup:
- Eğer biraz genç olsaydım, yüzüp onu alırdım!. dedi. Ama şimdi adım bile
atamıyorum.
Küçük çocuk, ona cevap vermedi. Ve kıyıdan uzaklaşan topunu daha iyi
görebilmek için, hemen yanındaki tümseğe çıktı.
Yaşlı adam, sakin bir ses tonuyla:
- Ümidini hiçbir zaman kaybetme!. dedi. Bence dua etsen çok iyi olur.
Çocuk, büyük bir sevinçle:
- Dua etsem topum geri gelir mi? diye sordu. Denize düştüğü yeri bilir mi?
- Allah isterse eğer, ona öğretir!. dedi ihtiyar. Topun geri gelmese de,
duaların sevabı sana yeter.
Küçük çocuk, yaşlı adamın sözlerini biraz düşündükten sonra, her okuduğunda
dedesinden bahşiş kopardığı duaları ard arda sıraladı. Daha sonra da, topun
dönmesi için Allah'tan yardım istedi. Ama üzüntüsü azalmamıştı. O topa bir
sürü para harcamış, bayram parasını bile ona katmıştı. Şimdi artık tek
şansı, bazen olduğu gibi, rüzgârın âniden yön değiştirmesiydi. Ama deniz çok
büyüktü, topu ise küçücük. Akşam üstü hava biraz daha sertleşti. Ve güneş
batmak üzereyken sandallar döndü. Çocuk, eve gitmek istemiyordu. Bu yüzden
de ihtiyarla birlikte oyalandı.
Yaşlı adam, hep aynı balıkçıdan alışveriş yapardı. Sonunda onu bulup:
- Avınız inşallah iyi geçmiştir!. dedi Eğer varsa, birkaç kilo alabilirim.
Sandaldaki adam, bir kova içindeki balıkları gösterip:
- Zaten ancak o kadarcık tutmuştum, dedi. Denizde "av" diye bir şey kalmadı.
- Dua etmeyi denediniz mi? diye atıldı çocuk. Ümidinizi sakın kaybetmeyin!.
Balıkçı için her şey tesadüftü. Bunun için de "rasgele" derlerdi. Ama şimdi
bir şey hatırlamıştı. Yıllar yılı unuttuğu bir şeyi. Çocuğun yanaklarını
okşarken:
- Dua ha!. diye mırıldandı. O zaman tutar mıyım?
- Tutamasanız bile, duaların sevabı size yeter, dedi çocuk. Bunu yeni
öğrendim.
Balıkçı, böyle bir sözü ilk defa duyuyordu. Başını ağır ağır sallayarak:
- Ben de yeni öğrendim!. diye gülümsedi. Üstelik de küçük bir öğretmenden.
Çocuk, bu sözlerden çok hoşlanmıştı. Artık topun gitmesine üzülmüyordu.
Yanındaki yaşlı adam ona bir göz kırparken, balıkçı tekrar sandala yöneldi
ve ağların üzerindeki eski örtüyü açtı. Bir top vardı orada. Henüz ıslak
olduğundan, ışıl ışıl parıldayan bir futbol topu. Balıkçı, onu çocuğa
uzatıp:
- Öğretmenlerin hakkı hiç ödenmez!. dedi. Bunu biraz önce denizde buldum!.
Küçük çocuk, rüyada olmalıydı. Hiç beklenmedik şeylerin yaşandığı bir rüya.
Aceleyle sağa sola bakındı. Ama her şey gerçekti. Balıkçı da, sandal da,
ihtiyar da... Topu ise, işte ellerindeydi. Ona sıkıca sarılıp:
- Bir daha benden izinsiz gezmek yok!. dedi. Ya dua etmeseydim ne olurdun o
zaman?
SİZLERDE DUA ETMEYİ DENEDİNİZMİ SIKINTILI ANLARINIZDA?... BELKİ DUALARINIZ
HEMEN GERÇEKLEŞMEYEBİLİR AMA O DUALARIN SEVABI YETER SİZLERE... YENİ
ÖĞRENDİM BENDE.... DUA EN KIYMETLİ BİR HAZİNE BİZİM İÇİN.. BİTER DİYE
KORKMAYIN İSTEDİĞİNİZ KADAR KULLANIN... ÖYLE BİR HAZİNE Kİ SINIRSIZ VE
KARŞILIKSIZ VERİLMİŞ HEMDE...
Sen Namaz Kılmış Olmadın
Resulullah (s.a.v.) Efendimiz, bir gün mescitte ashabıyla birlikte
otururken, isni Hallad olan, yeni öğrenmiş bir bedevi zat girdi. Rüku ve
secdesini tam yapmadığı bir namaz kıldı.
Sonra huzura gelerek selam verdi. Resulullah Efendimiz selamını aldı ve.
- Dön namazını tekrar kıl, buyurdu.
O zat dönerek, önceki kıldığı gibi namazını tekrar kıldı. Resul-i Zişan
(s.a.v.),
- Dön tekrar kıl; çünkü sen, namaz kılmış olmadın!, buyurdu.
Bu hal üç defa tekerrür edince Hallad (r.a.) :
- Ya Resulullah! Seni hak ile gönderen Allah'a yemin olsun ki, ancak bu
kadar biliyorum, doğrusunu bana öğretirmisin? dedi.
Bunun üzerine Efendimi z (s.a.v.):
- Namaz kılmak isteyince güzelce abdest al, kıbleye dön, iftitah tekbirini
al, kolayına geldiği kadar Kur'an oku, sonra rükua varıp sukunet buluncaya
kadar dur. Sonra başın büsbütün doğruluncaya kadar ayakta kal, sonra secdeye
varıpmutmain oluncaya kadar dur, başını kaldırıp hareketsiz kalıncaya kadar
otur. Bunları bütün namazlarda böylece yaparsan namazın tam olur, bundan
neyi eksiltirsen namazı eksiltmiş olursun, buyurdu.
Söz Dinleyen Kazanır
Bir kâfilede bulunan insanlar, Ebü'l-Hasan Harkânî hazretlerinin huzûruna
gelip;
- Yollar korkuludur. Bize bir duâ öğretiniz." diye istirhâm edince;
- O zaman, Ebü'l-Hasan'ı hatırınıza getiriniz, buyurdu.
Bu söz, gelenlerin hoşlarına gitmedi. Yolda eşkıyâ, önlerine çıktı. Hepsinin
mal ve metâlarını aldı. Yalnız, Ebü'l-Hasan-ı Harkânî hazretlerini
hatırlayan bir kimsenin malına zarar gelmedi. Bu hâle arkadaşları şaşıp,
sebebini sorduklarında;
- Ebü'l-Hasan-ı Harkânî'yi hatırladım ve kurtuldum, cevâbını verdi.
Gelip durumu Ebü'l-Hasan hazretlerine anlattılar. Ve;
- Biz Allah'tan yardım istedik, eşkıyâlar bizi soydu. Fakat seni hatırlayıp,
senden yardım isteyen şu arkadaş kurtuldu. Bunun hikmeti nedir?" diye
sordular.
- O arkadaşınızı kurtaran, Allahü teâlâdır. Günahkâr ağızdan çıkan duâyı
cenâb-ı Hak kabûl etmez. Bunun için siz Allah'a yalvardığınız zaman duânız
kabûl olmadı. Bu arkadaşınız beni hatırlayıp imdât isteyince, ben de Rabbime
duâ ettim; "Yâ Rabbî! Şu kulunu içinde bulunduğu belâdan kurtar." dedim.
Rabbim benim duâmı kabûl ettiği için, o arkadaşınız kurtuldu. Mesele bundan
ibârettir." buyurdu.
Mağaradaki Kuşun Sırrı
Resûlullah (s.a.v) ile Ebû Bekr (r.a) Mekke-i mükerremeden hicret ederken
bir mağarada üç gün üç gece kaldılar. Ebû Bekr (r.a) o mağaranın tavanında
bir kuş gördü ki, yerinden hareket etmeyip, birşey yimez ve su içmez.
Ebû Bekr (r.a) dedi ki,
- Yâ Resûlallah! Bu kuşa ben hayrânım. Zîrâ, biz bu mağaraya geleliden beri,
bu kuş yerinden hareket etmedi. Bir nesne yimedi. Allahü teâlâ, kelâm-ı
kadîminde,
(Allahü teâlânın rızk vermediği, yeryüzünde bir mahlûk yokdur.) buyurmuşdur.
Ebû Bekr-i Sıddîk, böyle düşünürken, o hâlde hazret-i Cebrâîl (a.s) nâzil
olup, havâda muallak durup, dedi ki,
- Yâ Muhammed! Hak sübhânehü ve teâlâ sana selâm eder. Ve buyurur ki, "Ebû
Bekrin hâtırına geleni bilirim. O kuşa emr eyledim ki, Ebû Bekr ile
konuşsun. Ebû Bekre söyle ki, o kuş ile söyleşsin"; dedi.
Resûl-i ekrem hazretleri, Ebû Bekre, hazret-i Cebrâîlin sözünü açıkladıkda,
Ebû Bekr (r.a) sevinip, ileri vardı. Dedi ki,
- Ey mubârek kuş! Allahü teâlâ hazretlerinin izni şerîfiyle, bana söyle ki,
yiyeceğin ve içeceğin nedir.
O kuş ağlayıp, bir zemân kendinden geçip, yere düşdü. Sonra ayılıp, kalkdı.
Tebessüm ederek dedi ki,
- Yâ Ebâ Bekr! Bana bundan süâl etme! Bu bir sırdır. Hak sübhânehü ve teâlâ
ile benim aramda olan sırrımı kimsenin bilmesini istemem.
Ebû Bekr (r.a) dedi:
- Ey mubârek kuş! Eğer bana söylemeğe me'mûr oldun ise, söyle.
Kuş dedi.
- Ma'lûmun olsun ki, hazret-i Âdem (a.s) yaratılmazdan iki bin yıl evvel,
Hak sübhânehü ve teâlâ beni yaratdı. Yiyeceğimi ve içeceğimi iki kelime
eyledi. Aç olduğum zemân birisini söylerim; tok olurum. Susuz olduğum zemân
birini söylerim; kanarım.
Ebû Bekr (r.a) dedi ki:
- O kelime nedir. Kuş dedi, o kelimenin biri budur ki, aç olduğum zemân sana
buğz edene la'net ederim; tok olurum. Susuz olduğum zemân, sana muhabbet
edene, istigfâr ederim, kanarım.
Hazret-i Resûl-i ekrem (s.a.v), bunu işitip, ağladı. Ümmetinden ba'zıları
şakâvet edip, hazret-i Ebû Bekre buğz edeceklerine mahzûn oldu
ENDÜLÜS'TE GARİP ŞEYLER
Endülüs fatihi Tarık bin Ziyad, İspanya'ya çıkışında onikibin kişilik
ordusuyla Kral Rodrik'in doksanbin kişilik ordusunu yenmişti (92/711 Mayıs).
Daha sonra da Endülüs'te fetih hareketlerini sürdürmüştü. Tarık ve ordusu
ülkenin başşehri olan Tuleytula üzerine yürüyünce, ahali korkudan kaçıp
şehri boşaltmış, böylece orası hıristiyanlardan kolayca alınmıştı. Bu
fetihten sonra Tarık, dağın arkasında 'Medinetü'l-Mâide' (Sofra Şehri)
denilen yere geçti. Burada Hz. Süleyman a.s.'ın sofrasını ele geçirdi. Bu
sofra yeşil zümrütten yapılmış, kenarları ve ayakları inci, mercan, yakut ve
benzeri mücevherlerle süslüydü. Üçyüzaltmış ayağı vardı.
Kuzey Afrika valisi olan ve baştan beri Tarık'ın fetihlerine destek ve
yardımda bulunan Musa b. Nusayr da, Tarık'tan bir yıl sonra onsekizbin
askerle, gördüğü lüzum üzerine Endülüs'e girmiş; iki ayrı koldan fetihler
sürerken, iki ordunun buluşması ancak bir yıl sonra mümkün olmuştu. Böylece
iki büyük komutanın gayretiyle Endülüs fethi iki yılda tamamlanmıştı.
Endülüs'ün fethiyle ilgili, bazı garip olaylar da anlatılır. Şöyle ki, Tarık
b. Ziyad Cebel-i Tarık Boğazı'nı geçip Endülüs'e girince, esirler arasında
yaşlı bir kadın ona şöyle demiş:
- Böyle olayları iyi bilen bir kocam vardı. Buralara gelip galip olacak bir
komutandan bahsedip dururdu. Bu komutanın sol omuzunda kıllı bir ben
olduğunu söylerdi.
Tarık elbisesini kaldırınca, söylendiği gibi bir ben görüldü. Tarık ve
yanındakiler bunu da bir fetih müjdesi saydılar.
Musa b. Nusayr şehirleri zaptederek İspanya içlerinde ilerlerken, birçok
kalıntının da yer aldığı geniş bir araziye ulaşır. Orada dikili bir taş
üzerinde oyma yazılarla şu yazıyı görür: 'Ey İsmailoğulları (Araplar)! Sizin
varacağınız son yer burasıdır. Artık geri dönünüz. Niçin döneceğinizi de
bildireyim: Sizler aranızda kavga ve ihtilafa düşeceksiniz.' Musa buradan
geri döner.
Derler ki, Romalılar Endülüs'e girdikleri zaman bir evle karşılaştılar.
Onlardan her kral buraya bir kilit ekliyordu. Gotlar da aynı şeyi yaptılar.
Rodrik İspanya kralı olunca, bütün uyarılara rağmen bu kilitleri açtı.
İçeride kırmızı sarıklı ve siyah atlı Arapların resmini gördü. Bir de şöyle
bir yazı vardı: 'Bu ev açıldığında, bunlar da bu ülkeye girecekler.' İşte o
sene Endülüs fethedildi.
DAHA BÜYÜK KERÂMET Mİ OLUR?
Azîz Mahmûd Hüdâyî bir gün, Sultan Ahmed Hanla sarayda sohbet ediyordu. Bir
ara abdest tâzelemek istedi. İbrik ve leğen getirdiler. Pâdişâh hocasına
hürmeten ibriği eline aldı ve abdest suyunu döktü. Sultan Ahmed Hanın annesi
de kafes arkasında havluyu hazırlamıştı.
Vâlide Sultan kalbinden;
"Azîz Mahmûd Hüdâyî'nin bir kerâmetini görseydim." diye geçirmişti.
Bunun üzerine Mahmûd Hüdâyî, Vâlide Sultan'ın gönlünden geçenleri anlayarak;
"
Hayret! Bâzıları bizim kerâmetimizi görmek isterler, Halîfe-i rûy-i zemîn'in
elimize su döküp, muhterem vâlidelerinin havlu hazırlamasından daha büyük
kerâmet mi olur?" buyurdu. (1)
Dağ başına mı, şehir içine mi?..
İki kardeştiler. Biri köyde çobanlık yapmayı tercih ederek diyordu ki: Bu
zamanda şehre gitmek, oranın günahlı hayatına karışmak çok kötü. İyisi mi,
ben köyün çobanlığını yapayım, günahlardan uzak kalayım. Diğeri ise şehre
gitti. Bir mahallede küçük bir tamir kulübesi açıp başladı ayakkabı
tamirine. Çoban dağda koyunları, keçileri otlatıyor, hiçbir namazını
kaçırmıyor, hiçbir şekilde de nâmahreme nazar etmiyordu. Bütün gün ormanın
sessizliği içinde zikirle, fikirle, şükürle yaşayıp gidiyordu.
Bu sebeple de manen bir hayli ilerledi, kerametlere mazhar oldu. Düşünüyordu
ki, kardeşi şehirde bir sürü günah ve nâmahreme nazar ile manen sukût
ediyor... Bir ara ona acıyarak ziyaretinde bulunmayı düşündü. Otlattığı
koyunlarından bir miktar süt sağıp bir bez torbaya doldurarak ağzını
bağlayıp şehrin yolunu tuttu. Sora sora bir mahalledeki eskici kulübesinde
kardeşini buldu.
Torbadaki sütünü duvardaki bir çiviye asıp oturarak hal hatır sormaya
başladı. Bu sırada bir hanım geldi, ayakkabısını çıkarıp topuğunu gösterdi.
Kardeşi baktı. Tamir edebileceğini söyledi. Hanım çıplak ayakla beklemeye
başladı. Kadın az sonra ayakkabısını giyip giderken ormanda görmediğini
gören çobanın zihnindeki temizlik de gitmeye yöneldi. İşte o sırada
yukarıdan bir şeyler dökülmeye başladı. Başlarını kaldırıp yukarıya
baktıklarında bunun süt damlası olduğunu anladılar. Meğer o anda torbadaki
süt de damlamaya başlamış.
Eskici kardeş şöyle bir baktı ve söylendi:
- İnsanlardan kaçarak dağ başında veli olmak kolay şey. Bütün mesele işte bu
insanların içinde veli olabilmekte. Anladın mı şimdi farkı?
Çoban başını sallayarak cevap verdi:
- Sen haklısın şehirli kardeşim. Demek senin manen yükselmene mani bu gibi
manzaralar. Bunun için düşüş var sende.
Eskici cevap verdi:
- Nereden bildin bende düşüş olduğunu?
- Baksana, bir anda düştüm senin yanında. Sen ise her gün bunlarla yüz yüze,
göz gözesin. Düşmemen mümkün mü?
Eskici cevap verdi:
- İşte ben de onu söylüyorum sana. Asıl mesele bunların içinde kendini
muhafaza etmektedir. Rabb'ime şükürler olsun ben kendimi şimdiye kadar
muhafaza ettim, bundan sonra da muhafaza ederim, inşaallah.
Çoban buna itiraz etti.
- Beni bir anda makamımdan düşüren manzara seni her gün neden düşürmesin?
Sen çoktan düşmüşsün de haberin bile yok.
Eskici buna bir cevap vermek istiyordu. Bunun için şehadet parmağını ağzına
götürüp dilinin ucuyla ıslattıktan sonra doğruca torbanın süt akan yerine
Bismillah diyerek bastırdı. Bir de baktılar ki, şıp şıp diye akan süt anında
kesildi.
Birbirlerine bakıştılar. Bir anlık sessizliği yine çobanın feryadı bozdu.
Kucakladığı kardeşine şöyle diyordu:
- Sen haklıymışsın şehirli kardeşim! Asıl mesele, dağ başına kaçmak değil,
insanlar içine girmek, onların arasında durumunu muhafaza etmekmiş.
Siz ne dersiniz bu olaya? Dağ başına mı gitmeli, yoksa şehir içinde mi
muhafaza olmalı?
-Varım, demesiyle birlikte kepçeleme bir dalış yapmış.
Niyeti, kendisine meydan okuyan bu tatlı yaşlıyı tek eliyle havada gezdirip
tozdurduktan sonra sırt üstü mindere uzatıvermemiş ama, Yahya Efendi'yi
yerinden oynatamamış. Bir, beş, on hamle, fakat faydası olmamış. Avrupalı
Pehlivan köpürdükçe köpürerek:
-Baba, pes doğrusu pes. Senin paçandan tutmaya bile mecalim kalmadı, hamle
senin, diye teslim olunca, Yahya Efendi:
-Ya Hayyyyy! diyerek öyle bir dalış yapmışki, daha evel hiç kimsenin
deviremediği pehlivanın sırtı anında yeri bulmuş.
Yahya Efendi, sağ elin yenik pehlivanın kalbinin üstüne koyarak:
-Sözünü yerine getirecekmisin evlat? diye sormuş. Kan ter içinde kalan, ne
olduğunu anlamayan Avrupalı Pehlivan:
- Ya ya , ya hay! demiş. Ve Müslüman olmuş.
|
|